Uçmakdere’de şarap içtiniz mi? Şırnak’a gittiniz mi? Roboski’nin yoğun hüznüne ek olarak ne kadar muazzam bir coğrafyası olduğunu biliyor musunuz? Sinop’ta kaç şelale saydınız? Güdül’de Kirmir çayındaki mağaralarda gecelediniz mi? Borabay Gölü’nde çadır kurdunuz mu? Kıbrısçık yaylasında kışın yayla evlerine gelenler için bırakılan odunları yakarak o evlerde gecelediniz mi? Kartepe’ye kış kampı kurdunuz mu? Siz Bodrum’a gidip pahalı pansiyonlarda kalıp güneş yağından görünmeyen bir denizde yüzmek için para biriktiriyorsanız bilemem.

Aynı zamanda yüksek ve ciddi bir bilim de olan yolculuk, bizi kendimize geri getirir.

-Albert Camus-

İlber Ortaylı, “Şimdi ben ‘Gezin’ diyorum; bazı gençler hâlâ ‘Bizim paramız yok, nasıl gezelim’ diyor. Yani bu, affedersin, bir mazeret değildir; bu olsa olsa tembelliğin mazeretidir. Yani bir genç insan etrafında uzanan dünyayı görmeden nasıl yaşayabilir?” demiş. Genç insanlar Twitter’da çok sinirlenmiş. Efendim hocanın tuzu kuruymuş, gezmek kolay mıymış filanmış falanmış. Ben de dayak yiyeceğimi bile bile bunu paylaşırken gezmenin parayla değil cesaret ve bilgiyle ilgili olduğunu yazdım.

Ve dayak yedim. Ama kafa göz yararak da olsa amacıma ulaştım. Sanırım epey insanı yüreklendirdim. Bir yığın da genç arkadaş edindim.

Öfkelenenler çok kızdı. “Zaten başlarında yeterince dert” olduğunu düşünüyorlardı. Şunu söylemeliyim ki öyle düşünen herkes haklıdır. İnsan “başında yeterince dert” olduğunu düşünüyorsa öyledir. Herkesin önem sırası kendinedir. Böyle dertlerle uğraşırken birinin çıkıp kulağa epey lüks gelen gezme işine yüreklendirmesi nahoş olabilir.

Hayat gailesi mi gezmek mi? Hele fırsat eşitsizliği ortadayken… Öğrenci pasosu alıp belediye otobüsüyle gezmek bile bazıları için zorken hele. Hal böyleyken 50 yaşında birisi onlara dönüp “gidebilirsiniz parayı bahane etmeyin” diyor.

Olacak iş mi? Bence evet. Olacak iş. Hayatımızı kararlarımız yönlendiriyor. İçinde yaşadığımız ülkede insanların gelecek tasavvuru neredeyse sıfır. Ortak hedef emekli olmak. Ama kimse emekli olduktan sonra ne yapacağını bilmiyor. Bkz: Türkiye’de Yaşlılık Tahayyülleri ve Pratikleri Araştırması

Hal böyleyken bize sunulan hayata rıza göstermek, hayat gailesi içinde “yuvarlanıp gitmek” bir anda emekliliği hedef haline getirebilir. Rıza göstermemek daha iyi olabilir diye düşünüyorum.

***

Gençleri anladığım için mi İlber hocanın haklı olduğunu söyledim? Hayır. Gençleri anladığımı düşünmüyorum. Orson Welles’in “ben gençliğin ne demek olduğunu bilirim” retoriğine de inanmıyorum. Elbette gençliği yaşamış birisi onun ne demek olduğunu anlayabilir. Ama kendi gençlik zamanını anlayabilir. Kuşaklar arası uçurum bu kadar açıkken 50 yaşında birisinin 20 yaşında birisini hakikaten anlayabilmesi mümkün değil.

Benim annem 17 yaşındayken Sivas’ın bir köyünde bir sene öğretmenlik yapmış. Elektrik yok, kışın yol yok. Şimdi 17 yaşında bir kız çocuğunu Sıvas’a tek başına cebinde kredi kartıyla akıllı telefonuyla hatta otel rezervasyonuyla bile göndermek zor iş. Bu iki 17 yaş birbirini anlayabilir mi? Yaş kültürel bir şeydir. Bugün Kırgızistanda at sürüsü yöneten, çocuk bakan, her gün düzenli yemek yapan 6 yaşında çocuklar var. Burada 6 yaşında çocuklar evde yalnız bırakılamıyor.

Ben bu kadar karman çorman bir şeyden bahsetmiyorum. Benim söylediğim şey fikir değil bilgi. Yaşla, renkle, ağırlık yahut müzikle bir ilgisi yok. Çok basit bir şey söylüyorum: Gezmenin parayla değil cesaret ve bilgiyle ilgisi vardır. Bu laf bir totoloji. Hiç bir köşesi ilginç değil. Bu hayatta neredeyse her şey yeterince cesaret ve bilgi ile mümkündür. Yeterince vaktiniz, bilginiz ve cesaretiniz varsa Mısır Piramiti de yaparsınız, ülke de kurarsınız.

Bana diyorlar ki “Kolay mı o işler?”. E ben kolay mı dedim? Kolay olsa cesareti bilgiyi ne yapacaksınız? Başka bir kısmı beni tuzu kurulukla suçladı. Halbuki konunun tuzdaki nem miktarıyla ilgisi olmadığını söylerken bir fakirliğime yemin etmediğim kalmıştı.

***

Bence en vahimi şu. Bu arkadaşların ciddi bir bölümü gönül birliği etmiş gibi “eskiden herşeyin daha kolay olduğunu” sanıyordu. Hatta bir belediyenin Twitter hesabı bile topa girdi bu cahillik yarışında. (Aslında bu tabii onların neden gezmekle aşırı dolaylı bir ilişki kurduklarını, bu kafayla nasıl gezemeyeceklerini ve neden öfkelendiklerini de açıklıyordu bir yandan.)

Oysa yüksek kalori istemeyen bir akıl yürütmeyle her gün insanların biraz daha kolay kımıldadığı bulunabilir. Örneğin (Faslı) İbn Battuta da benim gibi Hindistan’a gitmiş. Ben ilk 1992’de gitmiştim. O daha önce gitmiş. 1300’lerde. Ben 3 ayda gidip dönmüştüm. 25 yıl sürmüş Battuta’nın gidip gelmesi. Şimdi yaşasa 25 yılda dünyayı hallaç pamuğu gibi atardı.

Konsantre bir geçmiş zaman (‘80’ler) bilgisi vereyim meraklısına: Vize çok daha zordu. Geceden kuyruğa yatılırdı. Mafya bakardı kuyruk / form işlerine. Haftalar sürerdi vize vermeleri. Mesela İngiltere’ye vize yoktu. Ama kapıda sorguya çekip aşağılayıp acımadan geri gönderirlerdi. Bir yandan da gezeceğim diye vize isteyenlerin hepsinin derdi “kapağı Avrupaya atmak”tı. Kapılar bir 15 dakika açılsa ülkenin yarısı boşalacak gibiydi. Bugünkünden daha berbat bir umutsuzluk vardı memlekette. Gezgin neredeyse hiç olmadığı için onlara kolay vize verirlerdi. En azından ben kolay aldım. Pek kimse anlamadı Avrupaya gezmeye niye gittiğimi hatta. Dahası pek kimse inanmadı döneceğime. 100 USD dışarı çıkış harcı vardı ve bu para bir servetti. Bugünkünden daha kıymetliydi o 100 USD. Şöyle örnek vereyim o vakit asgari ücret 100 USD idi. Yurt dışına maça yahut yerleşmeye gidilirdi. Gezmek duyulmuş şey değildi.

***

Hemen şu tuzdaki nem miktarına dair bir laf da edeyim. Gezmenin parayla bir ilgisi olmadığı gibi para ayağınıza da dolanabilir. Lütfen hemen “Bize sürünmeyi mi öneriyorsunuz?” demeyin. Kime neden sürünmeyi önereyim. Sadece şu kesin bilgi: Fazla konfor, yolun düşmanıdır. Gittiğiniz yerlerde sizin için hazırlanan şeyleri görürsünüz fazla konforlu olursanız. Yaldızlı otellerden hayatın içine girmek daha zordur.

Mesela Roma imparatoru Neron, bin kadar saltanat arabasıyla seyahat edermiş. İkinci eşi Sabina, her gün eşek sütüyle yıkanabilmek amacıyla beşyüz eşeği arabalarının arkasından yürütürmüş. Neron böyle yaparak Roma hayatına girmiş olabilir mi hiç?

***

Yol meselesini yüceltirken çok korkuyorum. Çünkü yolu tarif edebilmek çok zor. Hem tarif zor hem de herkes için farklı şeyler ifade ediyor. Her şeyden önce yoldaki insanlar da sokaktaki insanlar. Yola çıkınca insan ister istemez kendisini de yanında götürüyor. Çingene sözüne göre “Evde oturan erken ölür” ama daha bilinen bir söze göre de “Çok gezenin ayağına bok bulaşırmış”.

O yüzden dikkatli olmalı hiç kuşkusuz.

Ben kendimi bildim bileli, özellikle Ankara yıllarımda ne vakit parasız kalsam, canım sıkılsa, ellerimi koyacak yer bulamasam, sevgilimden ayrılsam, değişiklik arasam, rutinimde sıkılsam hep uzun gezilere çıktım.

O kadar büyülü bir durum ki bu, her seferinde (hakikaten her seferinde) iyi geldi.

Düşünsenize 3 ay bir yere bir belirsizliğe doğru gidiyorsunuz. Giderken dönüş tarihini bilmiyorsunuz. Paradigma değişiyor. Daha ilk günden evdeki dertler geride kalıyor.

Bir kere yolda zaman yavaş geçer. O 3 ayı en az iki yıl gibi yaşıyorsunuz. İlla değişiyorsunuz. E sizden uzak kalıyor çevreniz, onlar değişiyor. Her şey zaten bir miktar değişiyor. Üzerine siz de hiç bir şeye 3 ay önceki gibi bakmıyor oluyorsunuz. Bu kadar harikulade bir şey olabilir mi?

Bu alışkanlığımı ileri yaşlara da taşıdım. Örneğin ilk çocuğum olduğunda onun özellikle birinci yılını nasıl geçireceğimizi düşünürken kırk bin türlü plan yaptım. Herkes başka bir azap anlatıyor. Hormonlar filan devrede hiç tanımadığım güçler var. Cebimde de bir kesin bilgi, “anne baba mutluysa çocuk mutludur”. Ne yapayım? En iyi bildiğim şeyi yaptım. Çocuk bir yaşını bitirdiğinde yarıdan fazlasını yolda, Yunanistan, Kelebekler Vadisi, Gürcistan, İspanya ve memleketim Rize/Fındıklı’da geçirmişti. Görenler deli dedi ama İlyas’ıma da bize de iyi geldi o seyahatler. Bugün 9 sene sonra baktığımda tek problemi hatırlamıyor olması olarak görüyorum.

***

Kımıldamak iyidir, öğreticidir, hatta milliyetçilik musibetine devadır. Ama dediğim gibi. Yola çıkan herkesin yanına kendisini de aldığını unutmamak gerekir. Nepal’de bütün bir gündüz aynı grup içinde kahkahalaştığımız Ermeni bir kadın akşam iki duble içtikten sonra nereli olduğumu öğrenip masayı birbirine katmıştı. Masadakilere benim 1915’te onun akrabalarını öldürdüğümü anlatıyordu. Masadakiler de ona durumun tam olarak öyle olmadığını… O kadın öfke, bizler de şaşkınlık nöbeti geçirdik. Kadın anlaşılmayışına o kadar sinirlendi ki bir daha bizim gruba katılmadı. Buna mukabil bir başka Ermeni kadınla Sri Lanka’da karşılaşmıştım. Oğlumla konuşuyordum, koşarak gelip muntazam bir Türkçeyle “Türkçe konuşuyorsun” demiş ve sadece oralarda Türkçe duyduğu için gözleri dolmuştu. Uzun uzun sohbet etmiştik. Türkiye’ye hiç gelmemiş, gelmeyi duygusal sebeplerle erteleyen bu genç kadın doğrudan mağduruydu üstelik 1915 felaketinden. Çok da güzel arkadaş olmuştuk.

***

Gezmek üzerine ahkamlarımı sanırım en iyi nasıl olmaması gerektiği üzerinden açıklayabilirim. Öyle her gitmek olmaz. Mesela iş için gitmek olmaz. Olur da sayılmaz. Gitmenin kendisi bir iştir.

Mesela turla yahut turistik faaliyetle gitmek olmaz. O, internette gezmek gibi olur. Size sunulan şeyleri görür, sümüklü çocuklarla, kedi yavruları ve mühim heykellerle fotoğraf çektirir dönersiniz. Instagram beslemeye yarar öyle geziler. Friedrich Nietzsche turlara katılanlar hakkında bakın ne demiş. Ben olsam diyemezdim bu kadarını: “Hayvanlar gibi dağa tırmanıyorlar, budalaca ve ter içinde; biri onlara yolda güzel manzaralar olduğunu söylemeyi unutmuş olmalı.”

Felekten hafta çalan tatillerle de olmaz. Hani aynı anda gezmek, dağıtmak, aşık olmak, sevişmek, fotoğraf sanatı icra etmek ve dahi dinlenmek eşyanın doğasına aykırıdır. Buna ancak bir çeşit deneysel narkotik çalışma diyebiliriz. Bir yer değiştirme faaliyetinden bu kadar şey beklemek o faaliyete haksızlıktır.

Skor için de olmaz. Öyle yazarlar sağa sola “113 ülke gördüm”. Uydurma. Ben 20’ye yakın kere Hindistan’a gittim daha doğru düzgün Hindistan’ı görmedim yahu.

Bu hava basmak meselesinin başka şekilleri de var. Gezmek havalıdır tabii ki. Ama öyle “yaşadığın yere hava atmak, yerini sağlamlaştırmak, ilgi çekmek” için olmaz. Dün bir YouTuber gördüm, Erivan’a gitmiş orada yaşayanların nasıl da yanıldıklarını anlatmaya çalışıyor. Tarihçi filan da değil. Oturmuş soykırım yoktur tezini ispata debeleniyor. Halbuki gitmişsin Erivan’a, onları tanımaya anlamaya çalışsana. Aralarına girip onlarla gezip tozsana, müziklerini dinleyip yemeklerini yesene, arkadaş edinsene. Ara sokaklarını, çarşılarını pazarlarını hatmetsene. Prim yine yaparsın.

Mavi Yolculuk hiç olmaz. Uzaktan güzel görünür. Ama yakından daracık teknelerde birbirinin aynı koylara girip çıkıp strafor gibi çiftlik çupralarıyla beslenip gece gündüz arkadaşlarınla minicik yerde aşırı yüz göz olma ve genellikle kavga etme faaliyetidir. Mavi Yolculuk’un merkezinde oturuyorum, yelkenliye bayılırım, o rotaları vıcık vıcık gezdim, bir kere bile yapmadım çok şükür.

Backpacker’lık? Evet. Kısmen. Ama onu da yüceltmiyorum. Aynı sorular, hep aynı muhabbet, genellikle aynı şeyler üzerine ve yine maalesef bir çeşit skor merakı. Beraberce doğayı ne fena hale getirdiğimiz, turizmin ne fena olduğu ve tabii yogaydı çakraydı öyle şeyler konuşulur. “Ah biz traveller’lar ne iyiyizdir.” Ben backpacker olarak uzun vakit geçirdim. Bir ara fotokopiyle çoğalttığım bir kağıt taşıyordum. Kağıtta kim olduğum ne zamandır yolda olduğum et yemediğim ama yogayla Osho’yla filan işim olmadığı gibi derin bilgiler yazıyordu. Hep aynı sorular sorulduğu için ve aylar aylar boyu yüzlerce insana yüzlerce kere aynı şeyi anlatmaktan sıkıldığım için…

Tabii haksızlık etmeyeyim. Bu hayatta en sevdiğim gezginleri de o backpacker’lar arasında tanıdığımı söylemeliyim.

***

Peki ne yapmalı?

Elbette kımıldamalı. Herkes kımıldayabilir. Pek çoğumuzda olan fiziksel bir yetenek bu. Bir kere mahallenizden başlayın. Her gün dolmuşla geçtiğiniz bir yerden yürüyerek gittiniz mi? Gidin bakalım. Bakın neler neler daha göreceksiniz. Uzun yürüyüşler yapın. Yan şehre bisikletle gidin. İstanbul’da mı yaşıyorsunuz? Siirt Pazarı’nı gördünüz mü? Orada sessizlik içinde dama/satranç oynanan kahveleri? Oradan kuru inci kefali alıp evde yaptınız mı?

Uçmakdere’de şarap içtiniz mi? Şırnak’a gittiniz mi? Roboski’nin yoğun hüznüne ek olarak ne kadar muazzam bir coğrafyası olduğunu biliyor musunuz? Sinop’ta kaç şelale saydınız? Güdül’de Kirmir çayındaki mağaralarda gecelediniz mi? Borabay Gölü’nde çadır kurdunuz mu? Kıbrısçık yaylasında kışın yayla evlerine gelenler için bırakılan odunları yakarak o evlerde gecelediniz mi? Kartepe’ye kış kampı kurdunuz mu? Siz Bodrum’a gidip pahalı pansiyonlarda kalıp güneş yağından görünmeyen bir denizde yüzmek için para biriktiriyorsanız bilemem.

Bunlar hep tercih işte.

Ben çok taşınırım. Her taşındığım yeri kısa süre sonra hayatını orada geçirmişlerin ortalamasından daha iyi biliyor olurum. Bu bir tesadüf olabilir mi?

Ayakkabınızdaki deliği düşünmek yahut ihtiyar annenize bakmak zorundaysanız bir şey diyemem tabii. Ama fakirlik çeken birçok insanın bu fakirliği pahalı telefonu ve çevresine kraker saplanmış 30 liralık salata eşliğinde çektiğini biliyorum.

Yolda para kazanmak için bin tane yöntem var. Bence en güzeli goliard’lar, abdallar, hobo’lar filanın yaptığı. Yolda müzik, sihirbazlık, soytarılık, tiyatro benzeri şeyler yaparak gezmek. Nasıl yaptığınıza bağlı olarak bir servet sahibi de olabilirsiniz. Ben caz saksofoncusu Ertuğrul Çoruk’çum sayesinde çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Bir de kendim bir şey çalabilsem neler yapardım.

Pahalı yerlere gitmeniz de şart değil. Gidin şuracıkta İran var hem vize yok hem çok ucuz hem her bakımdan nefis. Hem de güvenli. Ben bir rehber kitabın kadınlar dahil “Biri evine çağırıyorsa gidin.” çağrısı yaptığı tek ülke olarak İran’ı bilirim. Siz yine daha dikkatli olun.

Yolda para kazanmanın en bilinen yollarından biri de https://www.workaway.info/ türünden bir siteye girip yol için iş bakmak. Couch surfing metoduyla bedava konaklama da bulunabilir.

Para kazanmak için buraya yazmak istemediğim, her yazdığımda yanlış anlaşılan daha bir yığın şey de yapılabilir. Onları anlatmayacağım.

***

Son olarak kadın gezginler meselesine değinmek istiyorum. Bir yığın kadın, erkek olduğum için konuşmanın kolay olduğunu söyledi. Evet. Bence de öyle. Yolda bin türlü erkek şiddetine, tacize uğradım ben bugüne kadar. Kimbilir kadın olsaydım kaç bin türlüsünü görürdüm.

Dolayısıyla burada kadınlara özel bir şey diyemem.

Ama bir hikaye anlatabilirim.

Sene 1992. Nepal’de Kathmandu’ya doğru bir otobüsle Himalayaların arasında gidiyorum. Paraya kıymış “tourist bus”a binmişim. Tourist bus, Nepallilerin koridorlara ve tavana yayıldığı, batılıların minik bir koltuk sahibi olduğu tıkış tepiş otobüs demek. 189 cm. boyumla zor oturduğum cam kenarı koltuğumun tam açılan camından habire Nepalliler otobüse girip çıkıyordu. Posta treni gibi durarak gidiyoruz tabii. Bir iki baktım olmayacak, gittim bi’ durduğunda bir 70’lik buz gibi bira alıp otobüsün tavanına oturdum. Oh, Himalayaların arasında geniş ve havadar bir şekilde ve neşe içinde gitmeye başladım. Bir sonra durduğunda dünyanın en güzel yüzlerinden birisi kafasını yukarı doğru uzatıp gelip gelemeyeceğini sordu. Gel tabii dedim. Nancy ve Odeta bana da bir bira alıp çıktılar yukarı. Üç dört durma sonrası bütün Nepalliler aşağı inmişti, bütün batılılar tepede bavul konan alana yayılmıştık. Hatta gitar filan da çıkmış, ortam bir parti havasına bürünmüştü.

Kathmandu’da o vakit geceleri (Maocu ayaklanmadan dolayı) sokağa çıkma yasağı olduğu için şehir kapısında 10 küsür saat bekletilmiş, ekip olarak arkadaşlık ilişkilerimizi iyice geliştirmiştik.

22 yaşındaki Hollandalı Odeta, 4 yıldır yoldaydı. Bir yıl yalnız gezdikten sonra ABD’de dolanırken Nancy’yi bulmuş, iyi arkadaş olmuşlardı. Son 3 yıldır da beraber geziyorlardı. Çok eğlenceli kadınlardı. Kathmandu Freak Streat o vakitler hakikaten Freak Streat’ti. Biz kocaman bir yataklı bir oda kiraladık. Bir hafta boyunca hiçbirimiz hiçbir manitalık temayülü göstermeden beraber gezdik, o koca yatakta yattık. Sonra onlar Hindistan’a döndüler ben Pokhara’ya devam ettim. Birkaç yıl daha gezdiler dünyanın dört bir yanında. Bir müddet mektuplaştık.

Nancy ve Odeta’yı hiç unutmadım.

***

Benim reklamını yaptığım şey şu: Gitmek bir oranda belirsizliktir. Yaratıcılığa zorlar insanı. 100 kişisel gelişim kitabının niyet ettiğini tek başına becerir. Çakralarınızı pompayla açar.

Kaçmaktan bahsetmiyorum. Gitmekten bahsediyorum. Joyce’un dediği gibi “Kaçtığını sanırsın ve kendine çarparsın…” neticede. Bana sorarsanız insan zorunlu olmadıkça kaçmamalı.

Ama hep gitmeli.

Not: Farkında olarak yahut olmadan yaptığı katkılardan dolayı güzel arkadaşım Feza Toker’e teşekkür ederim. Yazıdaki Camus ve Nietzsche alıntıları ve Neron-Sabina bilgisi Dost Kitabevi Yayınları’ndan çıkan Winfried Löschburg’un Seyahatin Kültür Tarihi kitabındandır. Bu arada Dost’un bu Kültür Tarihi serisi nefisti. Bir başka güzel arkadaşım Zehra Aksu Yılmazer yönetiyordu, ne de iyi ediyordu. Tekrar başlasa keşke.

Gazete Duvar