Patente aşk hissedenler (ister halk olsun ister Pfizer) büyük resimden başka bir şey göremedikleri için basit gerçekleri naif bulurlar.

Sıradan insan bireyleri, yani bizler o kadar da sıradan olmayabiliriz. Hepimizin biricik hikayeleri var. Kıymetliyiz. Ama kıymetli olduğumuz kadar akıllı sayılmayız. Maaşını ödediğimiz insanlar üstelik epey seyrek olarak işlerini yapıyor ve onlara minnet ediyoruz. Devletler yaratıyor, onlara güç atfediyoruz. Sonra yarattığımız güç altında eziliyoruz. Şirketler icat ediyor, o şirketleri zengin ediyoruz. Sonra onlara hiza vermemiz gerekirken kendimiz hiza alıyoruz.

Aşı ve patent tartışmalarını duymayan kalmamıştır. Özetle “Sıradan insanların paralarıyla hatta bilgi ve emekleriyle geliştirilen aşıların sıradan insanlara ulaşmasını engelleme işi”ne (verilen şekilli isme) patent deniyor.

İşi küçümsemiyorum. Aşı bulmanın kahveden arkadaşlarla pişpirik arasında yapılabilecek bir faaliyet olmadığını biliyorum. Ama bu, bazı basit gerçekleri halının altına süpüremiyor.

Şu anda acı ve yalnızlıktan kıvranarak ölen insanlar var. Ölülerini gömemeyen, yasını tutamayan insanlar var. Hindistan’da krematoryumların cıvataları erimiş fazla kullanılmaktan. Nehirlere ağlar çekiyorlar atılmış cesetler toplansın diye.

Acı Gerçekler – Turgut Yüksel

“Elini birisi tutuyormuş gibi hissetsin” diye eline sıcak su dolu eldiven tutuşturulan insanlar bizler gibi soluk alıp veren, takım tutup şarkı söyleyen insanlar.

Sadece milyonlarca ölü mü var? Yaşlılar geriledi. Çocuklar kilo aldı. Uyku saatleri ötelendi. Eğitim ikameye uğradı. Mutsuzluk, huysuzluk, memnuniyetsizlik fakirlik ve elbette anlamsız zenginlik tavan yaptı. Şehirler dört duvar seyrederek gün sayan insanlarla doldu.

Ve hal buyken tartışılan şeye bakın: Patent. Patent yahu. Çarşı gibi “patent ulan” diyesim geliyor.

(Hal buyken bir de korona yalan aşı oyun diyenler var. Onları Allah kurtarsın.)

İlaç şirketlerinin bunu tartışmalarını anlarım. Onların dini imanı para. Bilim insanlarının bir kısmı da para işlerine fena kaptırmış durumda maalesef.

Benim ulaşmaya çalıştığım kendim gibiler. Sıradan insan yani. Onları anlamıyorum. Güçlerini bilmeyişleriyle, lüzumsuz avukatlıklarıyla, irrasyonel empati kabiliyetleriyle problemim var.

Patent serbest bırakılsın diyorum; (benim gibi sıradan) birisi çıkıp diyor ki “Ama o vakit kim buluş yapacak? Bu işin motivasyonu bu.”

Yahu bilim insanlarına, bilim alemine niye böyle büyük hakaretler ediyorsunuz? Bilim faaliyetinin yamyamlıktan geçmesinin şart olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Kasa Kazanır – Turgut Yüksel

Marie Curie ve Pierre Curie tıpkı (hem de anne tarafımdan akrabam olan) Özlem Türeci ve Uğur Şahin gibi karı koca harikulade bilim insanlarıydı. Türeci-Şahin gibi milyarlarca dolara şirket satmışlıkları yoktu. Tasavvurları dahilinde bile yoktu öyle paralar. Parayı bırakın üniversite onlara laboratuvar vermediği için deneylerini bahçelerindeki kulübede yapıyorlardı. Motive mi olamadılar? Marie Curie, toryumun radyoaktif özelliğini buldu ve radyum elementini ayrıştırdı. Radyoloji bilimini kurdu. Fizikti kimyaydı Nobelleri topladı ve bu uğurda öldü. Hakikaten bu uğurda öldü. Çalışmalarında maruz kaldığı radyasyon yüzünden kanser oldu. 

İşler şimdi değişti mi? Asla. Biraz kurcalayın bilim insanlarını. İyi olanlarının ezici çoğunluğu üç otuza harikulade işler çıkarıyorlar. Gayet motiveler. Şirket sömürülerine, devletlere rağmen nefisler. Açık bilim tartışmaları nereden çıktı yoksa?

Şimdi bir hak teslim edelim. Türeci ve Şahin’e minnettar olmalıyız. Çok önemli bir şey yaptılar. Kapitalizmi hepimizin hayrına çalışmış Türeci ve Şahin üzerinden eleştirecek değilim. Ama Türeci ve Şahin aynı zamanda şirket sahibi milyarder girişimciler diye bilimin gelişmesinin yeşil kağıtlara bağlanmasını kabul edemem. Kabul etmemeliyiz. Bu Curie’lere, bilime ve sıradan insana hakaret olur. 

Bu, Pfizer filan gibi isimleri olan ve vicdanla değil yeşil kağıtlarla çalışan ve aslında hiç ihtiyaç duymadığımız devasa kurgusal yerleri yüceltmek olur. 

Şunu unutmayalım. Gerçek olan Pfizer değil. Gerçek olan Curie, Türeci, siz, ben ve Corona.

Kaldı ki patent konusu kapitalizm açısından da bir musibet. Biraz araştırın, 1940’lardan beri buna lanet okuyan aklı başında kapitalistlerle dolu ortalık.

“Güneşin patenti olmaz” sloganına gelince. Güneşin de patenti olur. ABD’de çok yaygın olan, burada da başlama temayülünde bulunan bir iş var: Patent trollüğü. Bunlar güneş gibi sıradan, günlük hayatımızın parçası olan şeylerin, mesela e-posta ile haber iletmenin ıvır zıvır katma değerler göstererek patentini alıyorlar. Hemen ardından gidip önlerine gelen şirketi kaybedecekleri mahkemelere veriyorlar. Sonra şirketlerle masaya oturup savunma sürecinden daha ucuza gelecek paralarla anlaşıyorlar. Niye? Çünkü bu irrasyonel ve insan karşıtı düzende aslında bir yolunu bulursanız güneşin patentini alabilirsiniz. Detayları ve fark.com’un patronu Drew Curtis’in bir patent trolünü nasıl dövdüğünü şu videodan dinleyebilirsiniz.

Gelelim asıl derdime. Bilim konusunda parmakla sayılmayan halk faktörüne. TÜBİTAK yayınlarının mevta olmadan önce çıkardığı son güzel kitaplardan bir tanesini önereceğim size. Clifford D. Conner’ın kitabı Halkın Bilim Tarihi’ni. Kitap 600 sayfa boyunca tane tane bilimin aslında halka ait olduğunu anlatıyor. Hem sıradan insanın buluşlarda ne kadar etkili olduğunu anlatıyor. Hem de daha kişisel örnekler veriyor. Mesela Kuzey Amerika’ya çiçek hastalığına karşı aşı kullanmayı gösteren ilk kişi Onesimus isimli Afrikalı bir köleymiş. Dr. Edward Jenner’e atfedilen çiçek aşısının keşfini ise Benjamin Jesty isimli bir çiftçi yapmış. Aerodinamik’e ve fiziğin başka alanlarına büyük katkıları olan Wright Kardeşler fizikçi değil bisiklet tamircisiymiş. “Dahası ondokuzuncu yüzyıla dek, tıp biliminin gelişiminde, üniversite eğitimi almış ve aslında çalışmaları yeni tıbbî bilgilerin elde edilmesi sürecini yavaşlatmış olan bilim adamlarından ziyade, yarı okuryazar berber-cerrahlar, eczacı kalfaları ve yasadışı şifacılar rol oynamıştı. 1580’de ilk sezaryen doğumu gerçekleştiren, asıl işi domuzları hadım etmek olan, Jakop Nufer adında bir köylüydü.”

Tabii bu sıradan insanların ezici çoğunlukları isimsizdi. Kaldı ki bir yandan da bilim türkü gibi “hep berabere” üretilen de bir şeydi. En azından bilim insanların çalıştıkları konunun altlığı böyle yapılıyordu.  Sonra bir takım “celebrity”ler de kimi hak ederek, kimi çöreklenerek işin namını yükleniyordu.

Bu, işin tarihi. Bugün hal elbette böyle değil. Ama bugün başka şeyler de var.

Overkill – Turgut Yüksel

Bir kere çok daha fazla bilim insanı ve çok daha fazla koordinasyon/paylaşım savunan bilim insanı var. En basitinden yüzyıllar boyu bilim dünyasından uzak tutulmuş, yok sayılmış kadınlar var. Başka bir deyişle bilim insanları da pekâlâ bizlerin arasında sayılabilirler. Bence sayılmalılar da. Ben MIT’li bir deneysel nükleer fizik doktoruyla yıllarca ortaklık yaptım, yemek yiyişi, oturması kalkması filan bana epey benziyordu.

Dahası bu tip büyük aşı faaliyetlerini zaten kamu fonluyor. Pek kimse kendisinin kamu olduğunun farkında değildir. Ama biz fonluyoruz. Halk yani. Birikmiş know-how, literatür kullanımından insan deneylerine halk katkısı konusuna hiç girmiyorum. Yeterince argüman var cepte; bir de bunları sayıp naif bulunmak istemem. Patente aşk hissedenler (ister halk olsun ister Pfizer) büyük resimden başka bir şey göremedikleri için basit gerçekleri naif bulurlar.

Arkadaşlar, hepsi bizim. Parmakla sayılmayan onların paraları olmasın. Kimseyi zengin etmek zorunda değiliz.

Notlar: 

1- Bu konuda Gazete Duvar’da akademisyen Gökçe Başbuğ’un harikulade iki yazısı var: Asıl mesele tam da patent. Şurada da yine akademisyen Ayşe Çavdar ve Aysuda Kölemen’in nefis konuşmaları var: Aşı, patent ve parazitler.
2- Sevgili arkadaşım Turgut Yüksel’e yine harikulade çizimleri için teşekkür ederim.
3- Yazıyı tam bitirdim, Adnan Genç’in koronadan ölüm haberini aldım. Patent aşıklarını ve korona “inanmayanlarını” andım. Genç ile hiç iletişmedik. Ama tam harikulade meyhane yazılarını sitemizde kullanmak üzere anlaşmıştık. Belki sonra kitap yapacaktık. Lalehan Uysal ve Mehmet Demir üzerinden irtibat halindeydik. İnce ruhundan haberdardım. Çok çok özel bir yazar ve insandı. İyi ki yaşadı. Sevenlerine sabır dilerim.

Gazete Duvar